Saturday, December 27, 2008

blue velvet

david lynch, 1986

blue velvet harika bir filmmiş. şu an daha yarım saat var bitmesine ama kanepemdeki 2m nin hay huyu içinde mi yoksa ki başka zaman mı arasında gelip yazayım dedim.

hayran kaldım hakikaten. ilk dikkatimi çeken scriptin ne kadar iyi olduğuydu. ikinci olarak sesin kullanımını ölçmek tartmak isterim. üçüncü olarak kadrajın ve art direction ın kudretine girmeliyim.

en önemlisi bonus olarak david lynch'in sansüre eleştiriye kurban gidebilecek sahneleri filmin içine nasıl yedirdiği. insan penisinden kendine haz çıkaran köpek mi, "anne.. anne!!.." yakarışlı seks sahneleri mi dersin.. ve bunları izleten gözünden yapar gibi yapıp pornografi suçlamasından yırtıp, olay örgüsüne katıp seyircinin suç ortaklığına uzanan tilkiliği. zekice ve provoke edici.

bir diğer dikkatçelenimse ...

artık gidip yatmalıyım zira arkadaşım böğürmeye başladı.

varsayılan kitle

yazan çizen, blog tutan, netin ücra köşelerinde beyin sallayan insanların göründüklerini sandıkları tanımsız kitle. hedef kitleyi benimsemiş kanıksamıştır da, bu insanlar, zaman zaman birine, zaman zaman ötekine yazarlar. kararsız kalır, ondan ona sekerler. sonra bir takip ediliyorum paranoyasına tutulurlar. nasıl bir dil, üslup benimseyeceklerine karar veremezler. wittgenstein'ın da dediği gibi şu an kapının önünden çöp alırken ses çıkaran çöpçünün dil sadeliğine ve kanepemde uyuyan arkadaşın horultusundaki flaclığa erişemezler. varsayılan kitle uyuyordur o sırada.

'varsayılan'a da ilk defa kimlik kazandırdım. artık öyle windows yancısı hesabı takılmayacak. bu da kıyağım olsun.

"she wore blue velvet"

Friday, December 26, 2008

the station agent

Thomas McCarthy, 2003



TV8'de üç sıradan insanın birbirleriyle tanışmaları, alışmalarını falan anlatan naif bir filme rastladım. Başrolde Nip Tuck'ta Conor McNamara'nın bakıcısı, Brussels'te zibidinin kafa bulduğu cüce saygıdeğer abim oynuyor. Bu adam bayağı çalışıyor ya...

Uzun süredir Türkçe dublaj film seyretmemiştim. Hakkaten acayip ve komikmiş.
Filmde abim emekli bir istasyon görevlisi ve şimdi tren gözlemciliği yapıyor. TCDD'nin logosu konusunu araştırırken, biraz girip çıkmıştım. Çoğu kişi bilmez ama bu demiryolcular acayip tutkulu ve ayrıntıcı insanlar. Tekil trenleri takip ediyor, hatları biliyor ve gözlemeye gidiyorlar. Türkiye'de de var bu abilerden. Yahoogroupları, trenler hakkında siteleri var. Trenlerin isimlendirilmesinde ve katarların numaralandırılmasında kullanılan sistematiği bunlardan çözmüştüm. Tren gözlemciliği filan hele ki Birleşik Devletler'de güzel konular.
(bkz. tren takipçiliği)

Neyse filmde hotdog, kahve satan Kübalı bi çocuk var. Çok güldürdü beni. Hele bir de dublajda vermişler Türkçe argoyu, çok yakışmıştı.
Bu çocuk sürekli konuşuyor, bildiğin gibi değil ama delicesine. Bizim abi sonunda susarsan senle oturup kitabımı okurum diyor (çocuk çok ısrarcı). Çocuk peki diyor ama dayanamayıp konuşuyor. Abi sinirlenince,
- yapma abi, 20dk dır konuşmuyorum ama...
Bizim Finbar saatine bakıyor.
- 9 dk, diyor.
Çocuk,
- saat mi tuttun? ayıbettin be abi...
Aynen böyle, yarıldım. Başka bi kaç tane daha vardı hatırlamıyorum şimdi. Kesinlikle bu çocuğun orijinal konuşmasını merak ediyorum, hastasıyım.

Bir de cüceler erken emekli oluyormuş, 'bu bilinen bir gerçekmiş'.
- tembel cüceler.

***

Buldum: Bobby Cannavale
http://www.imdb.com/name/nm0134072/

Filmdeki kütüphaneci güzel kız da Michelle Williams'mış. Heath Ledger'ın nişanlısıymış ve bir kızları mevcutmuş. Sözlükten baktım bu kıza yazan, Heath Ledger'a ilenen çok olmuş, görünüşe göre dünya üzerindeki tüm bu zevatın ahlarının füzyonu tutmuş. Naparsan yap güzel kadın alma abicim, budur.. Ah şimdi Bobi olsaydı da söyleseydi, o güzel aksanlı Türkçesiyle, ah be Bobi...

+Scorsese'nin yapım aşamasındaki Shutter Island'ın da başrol oynuyormuş. Leonardo diKaprio, Leonardo diKaprio, Leonardo diKaprio...

Wednesday, December 24, 2008

Doomsday (2008)

Neil Marshall, 2008


• canımsın

çok-dan-dik-film.

Finale gelmeden önce böyle düşünüyordum. Ama finali gördükten sonra,

re-za-let-film olduğuna karar verdim.

Önce yer tespiti yapalım: antiutopya filmi (post-apokaliptik kontenjanından). Ama maceraperverinden. Tam aksiyon sonuna kadar aksiyon janrından. Buraya yerleşmeye karar vermiş, bunda sorun yok, bundan sual olunmaz. Antiutopyacılıkta seçmemiş, orijinal bir şey aramamış. Varolanı ortaya koymuş. Yeni bir düzenek ve onun can alıcı trik'i şeklinde bir buluşa gitmeyi seçmemiş. Virüsle başlayan karanlık gelecek hissine yaslanmış, ki nemo problema. Aksiyonda ise gerçekten denemiş. Orijinal aksiyon numaraları bulmak için belli ki bir kaç adam önemli mesai harcamış, beyinlerini talan etmişler. Karar belli: izleyiciye tam muamele, 360 derece hizmet. Yok yok. Talep ettikleri paranın hakkını sonuna kadar vermeye çalışan bir kaç namuslu muving pikçır indastri emekçisi, hedef kitlesini geniş tutup sürümden kazanmaya çalışan açık göz yatırımcı... Kendimi kapısından girip sokağa çıkana kadar pentatlonal beden eğitimi yaşayan fitness center ziyaretçisi gibi hissettim. Allahtan ki üyelik kartım yok. Teki yetti. Parola belki de budur: tek seferde tam hizmet. (bkz. Felaket günü filmleri)

Plot çok basit. Önemli noktaları çıkarmaya çalışacağım. İngiltere'nin kuzey kısmı bir virüs yüzünden geri kalan dünyadan tecrit ediliyor. Bir nevi sonsuz karantinaya alınıyor. Ta ki bir gün insanlık, 'uygar dünya'da yeniden hortlayan virüse panzehir bulmak üzere son çare olarak öteki tarafa içlerinden en yeteneklisini gönderip bir aksiyon 'çekmesini' isteyene kadar. Zaman sınırlı ve 'her şeyin kaderi O'na bağlıydı' film patternine oturuyor. Oturmaktan gocunmuyor. Güçlü, çevik, zeki Hanım Ablamızın yetenekleri acaba seyirciyi film boyunca koltuğunda tutmayı başarabilecek mi? Sıkıştığı yerde, güzellik ve seksiliğinden de faydalanabilirlermiş ancak tercih etmemişler. Hanım abla güzel ve seksi ama bunu ortaya boca etmiyor. Yine de erkek seyircinin kahramanla yaşadığı erkek özdeşleşmesinden farklı olarak bu sefer kadına tutulmasını sağlamak için kullanılıyor. Muhtemelen işe de yarıyor. Gişe rakamlarına ve reviewlara gözatmak gerek.

Önce pankçılarla kombata giriliyor. Vahşet dibine kadar sergileniyor: pornografik bir punk portresi çiziliyor. Sonra bu mücadele filmin finaline ertelenip ortaçağçılarla filmin orta yerinde buluşulup arenanın ortasında alt ediliyor. Titiz bir ortacılık hassasiyeti gözleniyor.

Sonuçta kahraman, durumdan pek haberdar olmadan gittiği için hazırlıksız yakalandığı cehennemle ikinci raundunda hesaplaşıyor. Görevi tamamlıyor, 'hepinizin ne mal olduğunu biliyorum' tribini atıyor, tek başınalığını yüceltip, vahşi punkı alteden yeni lider olarak kanunsuzluğun içine geri dönüş yaşıyor. Geri dönüş çünkü, anneciği onu uygar dünyaya 'yetim' vermişti. Haa yani, bütün sertliği ve başarısı uyumsuzluğundan gelen annesiz kahraman, ana ocağına ait olduğu yere dönüyor. Annesiyle hesabını görüyor, mutlu oluyor, temelli yerleşiyor. Bu kadar vahşeti gördükten sonra zaten uygar dünyaya gidemezdi. Muhtemelen bu ne idüğü belirsiz virüs, insanlığını yitirmekten başka bir şey değil. Kardeşiyle babasının kavgasının arasında kalmış kızkardeş/kız, uygar dünyaya gönderiliyor, insanlığı iyileştirecek aşı olması ümidiyle. Ve vahşi dünya buna karşılık uyumsuz, vahşi, haşin, güzel kahramanımızı alıyor. 'Kimse duvarın öteki yakasına geçemez' yasası zekice deliniyor. Yasa buna karşılık veremiyor. Sayı eşit çünkü. Bir gidiyor, bir geliyor. Bir tarafta kanunun abidesi olan kahraman, öteki tarafta kanunsuzluğun lideri oluyor.

Notlayarak devam edeyim.
Bir, bu sonsuz karantina 'canlı canlı gömülmek' ve paralel evren kafasına yorulabilir şeyler.

İki, punkçıların derdi dini "ölüm". Ölümle oynamayı bu kadar çok seven adamların ilerleyen dakikalarda kahramanımızın zekice bir numarasıyla foyası ortaya çıkıyor. Aslında ölümden korkup, yaşamayı seviyorlarmış. Yalancı ibneler!

Üç, ortaçağda ise engizisyonun gücünü aldığı inançla oynamışlar. Duvarın öte yanında yaşayan birilerinin olmadığına inanıyorlar. Yani kör inançla yaşıyorlar, ta ki Kopernik, Kepler, Galileo gelene kadar. Topunuzun suyuna kibrit suyu! Zırhını al da git!

Dört "present day": iktidar oyunları, şerefsizlik, üç kağıtçılık diz boyu. Yönetimi ele almaya hevesli asker ruhlu politikacının iktidara nihayet erişmesi. Kim size insanlığınızı yitirin dedi ha?! Hayret bişey! Bentley! Tabii ki kahramanımız iki arada bir derede onun da ipliğini pazara çıkaracak delili toplamayı unutmuyor. Ah her şeyi düşünürsün sen!

Aksiyon filmi olduğuna göre filmin önemli materyallerinden biri de araçlar. Her konuda yaptığı gibi bundan da isteyene bolca seçenek sunuyor. Tank, Punkçıların kullandıkları -ki en çok bu halleriyle Mad Max'e benzeyebilmişlerdi- bilumum Otobüs, araç, hippi dolmuşu, 4 tekerlekli çekçekler ve tabii ki motosiklet (dahası: vinç), Ortaçağcıların kullandıkları at (o yüzden geriler galiba), ve ikisi arasında gördüğümüz nedensiz -referans-: tren.

Birbirini öldürmeye yarayan aletlere çok yüklenmemişler lakin, yine de bir varyete gözlenebiliyor. Teknolojik silah konusunda çok sadeler, onun yerine Punkçılar ve Ortaçağcılların çeşitleri mevcut. Bu arada araçlar konusunda -fazla uzaklaşmadan- oldukça fazla tekerlekli araç altında kalarak ezilen, kan sıçratan, hazin ölüm gerçekleşiyor. Vahşetin vesikalarından biri olarak görülmesi ümidiyle bolca kullanılmış, es geçilmesin istenmiş, biz de geçmiyoruz.

Tank işe yaramıyor. Hızlı bir 'ingiliz' arabası (markasını çıkaramadım, bilenler biliyordur) olayı çözüyor. (Araç neymiş diye biraz bakayım dedim. Not wiki'den geliyor: "The filmmakers purchased three new Bentleys for US$150,000 each since the car company did not do product placement.")

Filmin belki de en orijinal numarası ve beni gülmekten yerlere yuvarlayan sahnesi hızlı araba içinde kavga sahnesiydi. Senelerdir bir sürüsünü görmeme rağmen bu tipine hiç rastlamamıştım. Bir nevi araba içi orgy yaşadılar. Bu sahneye wiki 'a massive car chase' derken ben 'a funny orgy referencing car chase scenes' demeyi tercih ediyorum. Bir nevi product replacement. Belki de film yapımcıları Bentley'e parayı vermiş ama bunun produck replacement olarak düşünülmemesini istemişlerdir. Ne de olsa Bentley, 'içinde bulunduğu şeye' değer katar!

Zaten bu filmi bana bırakan arkadaşın da "olm bak ne biçim reklam yapmışlar, aazına sıçmışlar, çekime bak, araca bak, olaya gel abii!!" iç sesiyle verdiğini düşünüyorum. Ama maalesef Bentley her şeyin değerini yükseltmiyormuş. Kötü reklam, beğenmedim.

***

Yönetmen Neil Marshall Dog Soldier (2002) ve Descent (2005) ile ödüller almış, dermiş imdb. Bu seneki ödülleri takipteyim.

***

Not. Kalite konusundaki yanıltıcılığı defalarca kanıtlanmış Oscar'la aynı cansız, derinliksiz ortalamadan seslenen imdb ratingine itibar etmem ama bu film özelinde bildireyim: 6.1'miş. Sanırım bu da gişe ve rakamlar konusunda bir referans özelliği taşıyabilir. 'All in one' filmine pek itibar edilmemiş. Öte yandan 154 kişi içinden 92'sinin itibar ettiği dibi düşmüş reviewa göz atılabilir.
Biraz gözattım, prodüksiyon bütçesi bilgisi yok ama içerde (Birleşik Devletler) 11 milyon, dışarda 10.5 milyon olmak üzere 22 milyon gelir getirmiş. Tüm zamanlar içinde gişe başarısı olarak 3222. sırada bulunuyor. (http://www.boxofficemojo.com/movies/?id=doomsday.htm)

Son olarak, ilgili olarak anılan filmleri vereyim: Mad Max, 28 Days Later diyorum, Escape from NY diye ekliyorlar, bilemiyorum.

Hahaha! Dayanamayarak, Sol rolünde oynayan Hayko Cepkin bile değer katamamış, Bentley neylesin! :) öpüyorum.

***

Koment:
Biraz düşündüm ve bütün filmin aslında Bentley'le yapılan 'car chase' sahnesine odaklandığına, her ne aleti kullanırsa kullansın işe yaramayan, kaçmak zorunda kalan hanım ablamız Bentley'le hem lideri deviriyor, herkeşi duman ediyor, hem de great come back'ini yaşıyor. Bentley, iyi kaçar, yol tutuş sağlam, "sizi kanunsuzluğa davet ediyor!"

Konspirasyona giriyorum, acaba diyorum bunlar 3 Bentley'i aldılar üstüne para aldılar (O yüzden gişe rakamı yok) ama film tutmayınca bunu açıklayamadılar?

Her antiutopya filminin komplo teorisi kendine, bununki de böyle olsun.

Tuesday, December 16, 2008

bir arkadaş olarak mayk hammer




neden saçların beyazlamaz arkadaş,
sana da benim gibi sektiren mi var?
yıllardır soruyorum bu soruyu kendime
allah'ım bu dünyaya ben ekshibize geldim?

Monday, December 15, 2008

starbuck gibi kadına açık sms



starbuck gibi kadına açık sms
yerine ören bayanı koydum, iyi durdu
yerli malıdır, milli sermayedir,
kusura bakma
insan kolay kopamıyor köklerinden
başka bir hayatta başka zaman umarım
sana iyi şanslar

mehmet orelyo

bonus:

Jørgen Mortensen

Danimarkalı bir muhasebeci.

bkz. Yeni Başlayanlar için Italyanca ('Italiensk for begyndere')

Sunday, December 14, 2008

Yalnızlığın anlaşıldığı anlar

yalnızlık anlaşılmaz, anlaşılsa da yanlışlık olur, sistemin içinde bir yerlerde error throw edilir, bir kaç bardak kırılır, cana geleceğine mala gelsin olur. kısa bir andır (adı üstünde). işyerinin küçük mutfağında gene ucuz kahveden alınmış diye patrona saydırarak kendinize kahve yaparken bir anda mat renkli ikea kupası elinizden kayıp düşer, zaman yavaşlar, ketılın cehennemi uğultusu kesilir. yere düşen bardaktan fırlayan ses süratle beyninize çakılır: evet... yalnızsınız... -dır.

o meşum gerçek, burada, patronunun mutfağında sizi kıstırıp hakikati zihninize mermi gibi çakıp gitmiştir. gerçeğin ne olduğuna uyanmış bütün kahramanlar bunu çarşamba günü yaşarlar. gizli kimlikleri onlara bu sesle müjdelenir. hayatın umarsız sularında çektikleri küreklerin gayesizliğinin apaçık ortaya çıktığı andır. sonra cengolunur, ağız burun dalınır, ışın kılıcı, iskambil kartı, ekmek bıçağı ne bulunursa hasmın üzerine fırlatılır. ancak herkese böyle olmaz, bazıları "herkes ölüm karşısında biraz yanlıştır" der geçer, nisyana basıp kömürü umutlu gecelere çufçuflar, böylece loguna yazılmadan hayatının ikinci yarısına devam eder.
:her ölüm erken ölümdür.


gondalce

Forrest Gump

Robert Zemeckis, 1994



94 yapımı filmmiş. sinemada izlediğime göre (94,95) aradan 14 yıl geçmiş. yeni bir bakışla neler olmuş bitmiş diye bir daha bakayım dedim. eski düşüncenin üstüne yazmışız pek hatırlamıyorum iyi mi? ama şimdiki kafayla bu filmden çıkardığım çok önemli ders var. o zamanlar eminim ki çıkarmamışımdır bu dersi, bu film diyor ki bana (bize, hepimize arkadaş), "arkadaş! başarıya giden yol seksin olmadığı yoldur."

- bu yol nereye çıkar abi?
- naif misin?
- evet abi..
- o zaman iki yüz metre yürü cehenneme varırsın.

- bu yol nereye çıkar abi?
- aptal mısın?
- bilemiyorum...
- o zaman kimseyle seks yapamazsın, başarılı olursun sen arkadaş.

`şaka bir yana`, hakikaten doğru bulduğum ve yakıştırdığım bir ders bu. üstelik bu konuda yalnız mı sandınız beni, hiç de değil, arkam sağlam (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=910775&Date=01.12.2008&CategoryID=79).

azmedersen, niyetin ne olursa olsun, hatta niyetsiz bile olsan -oruç konusunda rivayet muhtelif ama- başarırsın. yoksa bu film amerikan rüyasına mı girişmiş, amerikan istorisine hınzır bir bakış mı fırlatmış umurum değil arkadaş. ben bu filmden böylecene dersimi aldım. lakin bu filmi benim hormonal normallerimin üzerinde seyrettiğim, tecrübesiz hayatımın ilk basamaklarını tırmandığım zamanlarda yapan yapımcılara iki çift lafım var: neden ben? neden biz? neden o zaman arkadaş? neden neden?... dalay lama'ya da bu açıdan kırgınım ama o kafayı kaşıma hareketi en azından yaş olarak ondan önce hadiseye uyandığım için bende bir teselli hissi yaratıyor. böyleyken böyle...

neyse ben bi yol koşuya çıkıp geliyorum.

Tweety Reviews #1

Son zamanlarda elime geçen kitaplarla ilgili Facebook'a küçük notlar düşmüştüm. Burdan devam edeyim.

Yan Etkiler, Woody Allen (2/5)
Filmleri gibi yazmış. Görseli varken, kurusu pek iyi gitmiyor.

Bir Şeyler Eksik, Bülent Somay (2/5)
Çok kolaj, notumsu eksik kitap. Overreading kurbanı. Psikanaliz konusundaki derinliksiz bilgi göze çarpıyor ama Bülent Somay bu, okutuyor.

Dune, Frank Herbert (5/5)
Arka kapağa; "-Minör, majör- siyasetin anatomisi. Bonus olarak Ortadoğu. Hayatın neresini çevirsen, oradan okumaya başlayabilirsin" yazar çıkardım. Yaz ve çık! Oku ve lanetlen.

Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz (3/5)
Biraz layt, kafa kitap. Çocuk kafasını geri çağırıp dekmancılık oynuyor gibi. Murat Menteş benzeşmesi mevcut. Yoksa ben mi önyazgılıyım?

Otomatik Piyano, Kurt Vonnegut Jr. (4/5)
"Müdürlere" hediye edilmesi vacip kitap.

Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams (4)
İngiliz kafası. Ayrıntı manyağı. Hafif raylı düzenli kitap. Tramvayların son durağı yoktur bebek!

Şarkı Okuma Kitabı, Bülent Somay (5)
Bülent Somay'ın bir daha kıramadığı (egale bile değil) rekoru. Yaşlanınca 'tek kitap yazsaymışım' diyecek eminim. Ama çok erken yazmış. Yaşlı bile değil daha. "[Bütün erkeklerin] hayatının en olgun çağı 5 yaşıdır. Sonra çürüme başlar."

Korkunun Bütün Sesleri, VA (Bilimkurgu) (5/5)
10 numara (5 yıldız az gelir). Çevirmenlerden biri tekliyordu ama hangisi hatırlamıyorum.

2001 Space Odyssey vs Solaris

Stanley Kubrick, 1968
Andrey Tarkovski, 1972



muhterem bülent somay'ın katkılarıyla diyebilirim ki, 2001 space odyssey "wonder" kavramıyla ilgilenir, solaris "curiosity" kavramıyla. yani birincisi "merakı", dış dünyayı, duyularla algılanabileni, insan üretimi olanı, ikincisi iç dünyayı, hissedileni, doğuştan geleni yani "tecessüsü" konu edinir.

space odyssey evrene doğru genişlerken deliren insanlık ütopyasını dolamıştır diline. ki bilgisayar, insanın yeni formudur artık. teknolojik gelişmesinin yeni bir evresi, aynı zamanda hükümdarlığının yenilmesinin hikayesidir. solaris ise, magma denizine doğru meczupa dönen insandır. içinde gördüğü büyük ummandan gözü kamaşan, korkandır. en nihaye 2001 space odyssey batıysa, solaris doğu; ilki budalalıksa, ikincisi vicdan; erkekse, öteki kadındır. ¹

bu iki yaklaşımın ortak noktası ise deliliktir. daha yakın plandan, insana sonunun hayrolmadığını muştularlarken, insanın kurdunun yine insanın kendisi olduğunu iddia ederler. ee ne demişler elçiye zeval olmaz. hem onlara hem bana. böyleyken böyle. acaba serinin üçüncü filmi "global warming" midir? hem okyanus genişliğinde hem de oldukça hissedilir (gölgede ve güneşte) etkileri olduğuna göre insanın deliliği için mükemmel bir tarifedir.

son olarak şunu da belirtelim philip k. dick, solaris'in yazarı stanislaw lem hakkında kgb ajanı olduğu iddiasıyla gizli servise mektuplar yazmıştır. dick, paranoid şizofrendir. asılıp morfine bütün dünyanın deli olduğu bir roman yazmıştır. üstelik, bunu delilerin gözünden anlatır. tabii ki delileri anlattığını biz uyduruyoruz.

kubrick ise bütün filmografisinde her nevi deliliği anlatmaya çalışmıştır. gelsin şeridimiz: 2001 space odyssey,a clockwork orange, the shining, dr. strangelove: how i learned to stop worrying and love the bomb.

:all work and no play make jack a dull boy




_________________________________________________________________
¹ bilimkurgu, 1960'larla birlikte bir sıçrama yaşayıp kabuğunu değiştirmiş, benzinci raflarından kitap raflarına, yeni yetme erkek çocuklarının elinden kadınların eline geçmiş, hatta elinden çıkmaya başlamış, makinalarla ilgilenirken iyiden iyiye romanlaşıp iç dünyanın durumuna göz atmaya başlamış.

Sunset Blvd.

Billy Wilder, 1950
Cross wishlist: Double Indemnity, Billy Wilder



"no one ever leaves a star. that's what makes one a star"

3:10 to Yuma

James Mangold, 2007

hayatımda gördüğüm en saçma western finaline sahip film.

tagline ı verdik, şimdi bunu açalım biraz.
voltron sonrası pazar sabahı sinemasıyla edindiğim western kültüründen başka özel bir western incelemem, çalışmam yok. bu nedenle westernle kurduğum ilişki daha çok kişisel boyutta kalıyor. ve filmin kalitesini, iplerimizden boşanarak (idam sehpasından kaçış -iyi,sarı) diğer kovboy arkadaşlarla meksika sınırını çizen demiryolu kenarındaki dere civarında el yapımı altıpatlar (revolver) ve winchesterımızla doldurduğumuz öğleden sonraları ile ölçebiliyorum.

western benim gözümde kanunsuzluktur (-tu). en güçlünün değil, en zekinin, en kurnazın ve tabii ki en hızlının hayatta kaldığı en ufak hatanın oyun dışı kalmaya sebebiyet verdiği kişisel bir hayatta kalma mücadelesidir. bu yalnız adamın (redkit) kimseye eyvallahı yoktur. kasabaya girdiğinde rüzgar, iki eli kanda olsa, susuzluğunu bittabi kasabanın saloonunda giderecek olan bu ıssız adamın hatrına, çölden dikenleri toplayıp kasabanın ana caddesinden sürükleyerek geçirir. ki o ıssız adam, bacaklarının yanlarında artık birer kılıf barındırmayan, domestik hayatlarını kasabanın atatürk caddesinden çiftlikteki hanımın alışveriş listesini tamamlamaya çalışarak geçiren -düşmüş- erkeklerin korkak, tedirgin ("eyvah bela geldi") bakışları ve saloonun üst katından göz süzen bar kadınlarının hafifmeşrep davetkarlığının ("bana gelsene yakışıklı") arasından sessiz, ağır ve kendinden emin yürüyerek geçer, barmenin çoktan hazırladığı viskisini alır ve bir hamlede mideye indirir. sonrasında dönüp ortamın tedirginlik katsayısını ölçer ("hey yabancı"). kusursuz bir erkektir. kanuntanımaz, sert, başarılı, becerikli, usta, öteki erkekler nezdinde -kadınlarına karşı mızmızlansalar da- hayranlık uyandırıcı, kadınlar tarafından tereddütsüz bağra basılacak bir damızlıktır ('one night stand'). çok nadir konuşur ve konuştuğunda mutlak yaşam ve ölüm arasındaki ayrımı yapan imbikten süzülmüş bir tecrübeye ışık tutar. bir nevi başöğretmendir. bu yüzden kasabanın kanunsuz olamayacak erkeklerinin genç evlatları bu tekinsiz öğretmene gözü kapalı kapılmaya meyillidir.

barda mutlak ki, birileri laf atar ve silah, yumruk, söz ile alır ağzının payını. canını kurtarabilenler şükreder. ve aralarındaki fevri, sivri dilli aptal jeyms'ın gidişine pek üzülmez, bu adamla muhabbet etmeye, renksiz kasaba yaşamlarına heyecan taşıyan bu kanunsuz adamın ne yapacağını görmeye can atarlar. şerif alarmdadır. bankayı mı soymaya geldi? çetesi nerede? (sonradan onlar da damlarsa tamam, şenlik başladı.) "sorun çıkarmazsan iyi edersin", "seni kasabanın dışına bıraktığımda içim rahat edecek", "karşında beni bulursun" süslemeli gözdağı vermeye çalışmalar hep şerif'in, bir arıza henüz çıkmamış dahi olsa, egemenlik ve şan şöhret alanını (ki ikisi her zaman birarada bulunur) korumaya çalışmasıyla ilgilidir. (bu açıdan mutlak karşılaştırılması gereken bir film olarak: rambo -ilk kan.) çiğ şerif vardır, babacan, yerli yerinde konuşan şerif vardır ama göğüs göğüse karşılaşma bir aşamada olur. kaybeden voltasını daha doğrusu canını alır gider. (hangi aktörün daha taşaklı olduğuna bakar.)


• arkadaş kurbanı

gelelim 3:10 yuma trenine.
son dönem westernlerinin eskisi gibi bu yalnız adama uzaktan (kanyonda bir tepenin üstündeki vinçıstırın namlusundan) bakmaması çok normal. daha yakın plan, daha psikolojik faktörleri gözeten, daha karakter oyunculuğu gerektiren bir bakışla yaklaşması, sinemanın teknolojik gelişimiyle ama bir yandan zamanın durmadan her şeyin iç mekanizmalarını söküp takmaya çalışması (curiosity -benzer bir zoom durumu için (bkz: bilim kurgu)) açısından pek yerinde. şahsıma göre, en son jesse james filminin (the assassination of jesse james by the coward robert ford -adını seviyorum bu filmin) artık westernin psikolojik sınırlarını aşıp western fonlu psikolojik dramaya seğirtmesinin ardından bu film gayet de western sınırları içindedir. aksiyon-psikolojik tahlil dengesinin filme iyi dağıldığını düşünüyorum. hikayesini zaten insanlar biliyordur. sıradan bir baba-oğul ilişkisi ile bir kanunsuzun babasıyla olan/olmayan ilişkisi üzerinden babalık-oğulluk müessesesini konu edinmesi bir western açısından oldukça yerindedir.

bacağına astığı bir altıpatları olmayan -ve tabii ki yukarıda bahsettiğim gibi- "yarım" bir çiftçi (adı dan evans'mış) ile maaşallahı olan vurdumduymaz bir kanunsuz: ben wade. ve bu ismin peşinde koşmayı, onu yenmeye çalışarak kendini ispat şeklinde ortaya koyan yeniyetme. (bu yeniyetme figürü jesse james'teki casey affleck -ve benzeri oyunculuk- tarafından canlandırılsa daha da tadından yenmezdi sanırım bu açmaz.) aslında hikaye ben wade (iflah olmaz yeniyetme) ile delikanlı (william evans) arasında ortak baba figürü dan evans'a yönelmiş olarak seyretmekte. bu nedenle her ne kadar -bu olay beni güldürüyor ama- stockholm sendromuna tutulmuş da olsa ben wade, oğlunu canı pahasına korumaya çalışan, ölümüne bile olsa oğluna gurur ve şeref miras bırakmaya çalışan bu fedakar babaya bir nevi "baba" demek için hapsin yolunu tutar. 3:10 yuma treniyle içindeki baba yoksunluğunun çilesini doldurmaya, pek tabi kendi seçtiği zamanda tüymek üzere gönüllü olarak gider. o kadar gönüllüdür ki hatta, komiktir de. bu nedenle kendi çetesini bile gözünü kırpmadan vurur ve tekrar açık kafesine geri döner. öteki yeniyetmenin de çeteye ineklerin saldırısı formunda inek bakım sanatı bilgisini konuşturarak katkı koymasıyla (bu da babasının izinden gideceğinin işaretidir ha?) bu iki yavrucak babalarının kendilerine bıraktığı bu önemli dersi nihayete erdirirler, biz de çıkarız kerevetine. hey yavrum hey, güzelim adamları nasıl da harcadın sen öyle? hapisten çıktıktan sonra nasıl adam toplayacaksın, seni gidi iflah olmaz yaramaz seni! adaletin ikonası altıpatlarını al da gel, artık içinden bir demiryolu ve dere geçmeyen küçük arka bahçemde biraz dekmancılık oynayarak olgunlaşalım sonra gidersin vahşi batına. hem seni zaten hapiste sanıyor olacaklar ha, olmaz mı? pazar 12.00 de buluşuyoruz tamam mı?..

not: karaköy'den 11.30 vapuruna binersin. sigara içmek yasak arıza çıkarmayasın, ayrıca iskeleyi çeten batırmış, temizleyip de gel.

Casa Blanca

Michael Curtiz, 1942
Google Map

son buluşmalarını paris'te la belle aurore ("seher dilberi" derim, fransızcam zayıf) adlı bir kafede yaparlar. ilsa bir femme fatale midir, nedir? gel-gitler yaşar. lakin kadro çok sağlam, sıfat çantada keklik değil yani.



rick bir nevi sanat için sanat ekolündendir, lazslo toplum için sanat. rick, etiyopya'ya silah taşımış, ispanya iç savaşına katılmış; lazslo tanınmış bir yazar, devrimci. toplama kampında bir sene geçirmiş. rick kendisine ulvi bir hedef koymaz, iyilik yapmıştır ama lafı bile edilmez. bir kaçak, onurlu bir kaçak, unutmak isteyen yaralı bir adam, tam anlamıyla günübirlik yaşayan bir insandır. lakin kurnazdır, analitiktir ve her zaman pragmatisttir ya da öyle mi görünmek istemektedir. kimse yemiyor bunları rick efendi, herkes senin ne içli bi insan olduğunu biliyor. almazssın mazlumun ahını. çok kral adamsın valla. her zaman olduğu gibi ama, "one day... rick..." üstüne giydiği bu umursamaz, fırsatçı maskeyi sınamak zorunda kalır. ve bir kez daha tarafsızlığını iyiler lehine bozar. gösterişsiz ve fedakardır. has adamdır, taf gaydır. "bizim oralıdır", siz her nereliyseniz. 'siz kaçın ben oyalarım' dalında altın küreye nominedir. efsanedir.

lazslo ise, fikirlerden kurulu dünyasında namını fikirleri ve örgütsel faaliyetiyle kazanmıştır. kendini bir misyona adamıştır, bu anlamda kaçak rick'ten daha kendiyle barışık, daha mesuttur. hakikaten daha güleryüzlüdür. hamfriy ne kadar bedbaht ve kinli bakıyorsa, lazslo o kadar umudun piyadesi, senatörüdür, aydınlık bakar. entelektüel birikim tasviridir. mücadeleci kişilik timsali, akıl almaz firarlarıyla bir kent efsanesi, avrupa çapında bir mittir. kendine güveni ve yaptığı işteki eminliği ona her nevi hükümet temsilcisini fruko'ya dönüştürme kabiliyetini kazandırmıştır. nihayetinde kadın onundur. öncesinde de onundu sonrasında da onundur. bir nevi kıtalararası hobo olan rick her zamanki gibi gelmiiiş ve geçmiiiştir. geçerken... -asla faul yapmadan ama- o gülü bir koklamış ve tadı damağında, hevesi kursağında kalmıştır. berhavadır, gündüz düşçüsüdür. lazslo etkili, sabırlı ve çabuk küsmeyen bir futbol anlayışını prensip edinmiştir. rick'le ikisini bağlayan iki ortak nokta vardır: birincisi, ikisi de insanlara acımayı biliyor öyle ya da böyle faşistleri sevmiyor ve ikinci olarak aynı kadını seviyorlardır.

velhasıl yukarıda yazdığım her şeye amerikalının "binary sistem" demesi ne ilginçtir değil mi, sayın izleyiciler? adam class oluşturmuş yazıda, modül modül takılmış hayata karşı.

filmin odağında erkek iki tip karakteri de vardır (erkekler sadece iki tiptir. bunu bilmiyor muydunuz?) gizemli ve nazi karşıtı erkekle, başarılı ve nazi karşıtı erkek. bir kadın için seçim yapması en zor şey. bu yüzden ilsa bir femme fatale değildir. olamaz da. çünkü bu iki erkek karşısında asıl sorunsalı iktidarı ele geçirmek isteği değil, hangi iktidarın kölesi olacağı, yanında olacağı, başının tacı olacağı, hangisine bir düzine minik yavru üreteceği, nazi karşıtı bir nesili yetiştireceğidir? sonuçta nazi karşıtlığında %100 öteki her şey de %50 ihtimal olması ve bunu seçmek için yazı tura atmanın yakışık almayacağı bir durum söz konusudur. (allah kolaylık versin.) -sinema için de zor bir soru. ikisinden birini rencide etmemek gerek. ikisi de iyi çocuk. (söz uçar görüntü kalır.)

tabii ki ibadetin gizlisini yapan makbuldür.

ilsa, bardağın bir dolu bir boş olması gibi gider gelir, gelir gider. (bkz: algının shift etmesi) ama filmin de dakka birden itibaren rick'i göstermesinden anlamalıydık. entelektüeller topluma faydalıdır evet, yaşamaları ve yaşatılmaları gereklidir evet. ancak hayat öyküleri o kadar da enteresan değildir. kimse "herkesin hikayesi var" dalında rick gibi erkeklerin hikayelerine kayıtsız kalamaz, ne erkek ne kadın. unisex bir alfa masalıdır. ilsa'nın gönlü tabii ki, fatih tekke'de, aklı ali sami yen stadındadır. noluyo lan?!.. gözler maçın hakemi kaptan röno'dadır.

ilsa'nın seçimi, yadırganmayacak şekilde, olayların gelişimine paralel erkeklerin, en çok ve daha çok da rick'in dahiyane ve fedakar planının doğal bir ürünü olur. ilsa, aşkı için kendini feda eden rick'te bırakıp kalbini (onun için fazla endişelenmemek gerek, bir şekilde nassolsa paçayı sıyıracaktır, en yetenekli ikiden biridir o), kaderin garip, tarihin her şekilde kazançlı olduğu bir tecellesi olarak laszlo'yla ayrılır şehirden. (had to be) işte öyle bir şey.

rick'e yer mi yok? ortamların sevilen adamı, bir mekana ikinci gidişinde kesin müdavim indirimi alacak rick, mutlak bulur bir yerler. bilmediği yerlerde çok dostları vardır onun. iyi adamdır rick. (whats next- öteki macera, kırbaçlı adam, rick sadece rick.)

laszlo, dünyanın geleceği için çocuk doğuracak, ağaç dikecek, ders verecek, önderlik edecek, bez değiştirecek. bundan mutlu olacak. dünyanın geleceğinde söz sahibi olacak, olduracak. iyi adamdır laszlo. (viktor -hem ismi de şahane. bu adam bu tip bir saygıyla anılacak demek ki: vasco de gama. sıradan adam ismi vs fuleli adam ismi.)

laszlo beyaz atlı prens'tir, rick hayatımın en güzel anısıdır. laszlo evlenilecek, rick eğlenilecek erkektir. ilsa ne olursa olsun kazanandır (şüphe götürmesine izin verilmeyen alan). ne olursa olsun kazanan özgür dünyadır, hepimiziz, biziz. ikinci dünya savaşı şartları: durum kötü kolla götü.





ek:
imdb diyormuş ki rick, humphrey bogart; victor laszlo, paul henreid. isimlerdeki karizma diyalektiği diye buna derim.